top of page

Yalanın Anatomisi: Neden, Nasıl ve Ne Sıklıkta Yalan Söylüyoruz?

Güncelleme tarihi: 12 Oca

Yalan söyleyen iki kişi ve duvara uzayan burunlarının gölgesi düşüyor.

İnsan iletişiminin en karmaşık, en büyüleyici ve en tartışmalı yönlerinden biri: Yalan.

Konuya biraz yakından baktığınızda şunu görüyorsunuz: Kaynaklar yalanı basit bir “ahlaki sapma” diye paketleyip geçmiyor. Yalan, bir kişinin karşı tarafın zihninde yanlış bir kanı uyandırmak için, doğru olmadığını bile bile bilinçli olarak bilgi iletmesi. Bu tanımın içinde bilişsel kapasite var, sosyal strateji var, hatta biyolojik bir altyapı var. Yani mesele tek katmanlı değil, çok katmanlı.

Bu yazıda o katmanları tek tek açacağız. Herkesin diline yapışmış “günde yüzlerce yalan” efsanesinin arkasında ne var, bizi yalana iten motivasyonlar neler, beyin yalan üretirken nasıl bir fazla mesaiye giriyor ve en can alıcı soru: Birinin yalan söylediğini anlamak gerçekten mümkün mü?


“Günde 200 yalan” efsanesi neden çöküyor?

Hepimizin duyduğu bir iddia var: İnsanlar günde ortalama 200 yalan söyler. Kulağa çarpıcı geliyor, o yüzden yayılıyor. Ancak kaynakların ortak mesajı net: Bu iddia büyük ölçüde bir şehir efsanesi.

Yalan söylemek çoğu insan için bir istisna, norm değil. Araştırmaların işaret ettiği kritik nokta “pozitif çarpıklık” denen dağılım. Teknik adı bir kenara, anlamı çok basit: Nüfusun çok büyük bir kısmı gün içinde hiç yalan söylemiyor ya da nadiren, belki bir veya iki tane söylüyor. Yani yalan davranışı topluma eşit dağılmıyor, hiç dağılmıyor.

Bu çarpıklığın sonucu şu: Az sayıda kişi çok yalan söylediği için ortalama şişiyor. Toplam “yalan pastasının” büyük dilimini yiyen bir grup var.


Üretken yalancılar ve çarpıcı oranlar

Kaynaklar, ortalamayı yukarı çeken bu küçük gruba “üretken yalancılar” diyor. Rakamlar gerçekten sert.

İnsanların yaklaşık %60’ı son 24 saat içinde hiç yalan söylemediğini belirtiyor. Buna karşılık söylenen tüm yalanların yaklaşık yarısı toplumun sadece %5’lik küçük bir kesimi tarafından üretiliyor.

Bu tablo aslında sosyal hayatın nasıl ayakta kaldığını da anlatıyor. Çoğumuz, çoğu zaman dürüstüz. Bu olmasaydı her sohbet bir sorguya dönerdi.


Doğruluk varsayımı ve sosyal hayatın çimentosu

İnsan ilişkilerinde otomatik bir başlangıç ayarı var: Karşımızdakinin doğru söylediğini varsayarak başlarız. Literatürde buna doğruluk varsayımı deniyor, truth bias. Bu, sosyal hayatın adeta çimentosu. Temel beklentimiz dürüstlük olduğu için yalan, bu beklentinin ihlali olarak dikkat çekiyor ve zihinde büyüyor.


Bizi yalana iten temel motivasyonlar

Kaynaklar motivasyonları iki ana kategoriye ayırıyor.

İlki öz çıkara dayalı, daha teknik ifadeyle antisosyal yalanlar. Cezadan kaçınmak, maddi kazanç sağlamak, başkalarının gözündeki imajı korumak gibi hedeflere hizmet ediyor. Cezadan kaçınma motivasyonu en temel ve en ilkel güdülerden biri olarak öne çıkıyor. Çocukken vazoyu kırıp “ben yapmadım” demekle, yetişkinken iş yerinde bir hatayı örtbas etmeye çalışmak arasında aynı çekirdek dürtü var.

İkinci grup prososyal yalanlar, günlük dilde “beyaz yalanlar”. Amaç karşı tarafın duygularını incitmemek, sosyal uyumu korumak, nazik olmak. Arkadaşınızın hiç beğenmediğiniz saçına “harika olmuş” demek gibi. Burada ilginç bir bulgu var: Bu tür yalanlar ilişkilerde bir “yağlayıcı” işlev görebiliyor. Hatta bazı durumlarda başkasının yararına söylenen bir yalanın, acı bir gerçekten daha fazla güven oluşturabildiği bile görülmüş.


Beyin o anda nasıl karar veriyor?

Bazen “doğruyu mu söylesem, beyaz bir yalan mı?” ikilemi saniyeler içinde yaşanıyor. Kaynakların önerdiği model bunun rastgele bir dürtü olmadığını söylüyor: Üçlü Aldatma Teorisi.

Bu teoriye göre beyin çok hızlı bir fayda-risk-maliyet analizi yapıyor.

Beklenen fayda devreye giriyor: “Bu yalanı söylersem ne kazanırım?” Dürüstlüğün veremeyeceği bir ödül, takdir, kurtuluş gibi.

Dışsal risk devreye giriyor: “Yakalanır mıyım, yakalanırsam sonuç ne kadar ağır olur?” Sosyal dışlanma, ceza, utanç gibi bedeller burada tartılıyor.

İçsel maliyet devreye giriyor: Suçluluk, pişmanlık ve yalanı akılda tutmanın getirdiği zihinsel yük. Yani yalan bedava değil, psikolojik bir faturası var. Terazi hangi yöne ağır basarsa karar o yönde çıkıyor.


Yalan söylemek neden yorucu?

“Hakikat rahat, yalan yük” fikri boş bir aforizma değil. Kaynaklar bunu Bilişsel Yük Teorisi ile açıklıyor. Doğruyu söylemek beynin varsayılan ayarı, otomatik. Yalan ise aynı anda birden fazla zor görevi yürütmek demek.

Soru geldiğinde doğru cevap zaten zihne düşer. Yalan söylemek için önce bu doğru cevabı aktif şekilde bastırmanız gerekir, buna ketleme kontrolü deniyor. Sonra gerçeğin yerine mantıklı, tutarlı ve ikna edici alternatif bir hikaye kurmanız gerekir. Ardından en zoru gelir: Hem gerçeği hem de uydurduğunuz yalanı çalışma belleğinde aynı anda tutup karıştırmamak zorundasınız. Bütün bunlar olurken karşı tarafın yüzünü okumaya çalışırsınız. İnandı mı, şüphelendi mi, bir mimik yakaladım mı derken sürekli bir geri bildirim döngüsü yaşarsınız.

Bu yüzden “Doğruyu söyle, ne söylediğini hatırlamak zorunda kalma” sözü bilimsel bir zemine oturuyor.


Yalan söylerken beyinde neler oluyor?

Bu bilişsel yükün nörolojik yansıması da var. fMRI (functional Magnetic Resonance Imaging - fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) çalışmaları, yalan söylerken planlama ve karar verme merkezi olarak anılan prefrontal kortekste kan akışının arttığını gösteriyor. O bölge adeta kırmızı alarm veriyor.

Dışarıdan gözlenen bir sonuç da şu: Araştırmalar, insanların yalan söylerken cevap verme sürelerinin doğruyu söylerkenkine göre istatistiksel olarak daha uzun olduğunu gösteriyor. Çünkü beyin bütün o hesaplamaları yapmak için, saniyenin kesirleri kadar bile olsa zamana ihtiyaç duyuyor.


Duygusal bedel: Amigdala ve kaygan zemin etkisi

Yalanın bir de duygusal maliyeti var. İlk kez yalan söylediğinizde, beynin korku ve duygu merkezi olan amigdala güçlü bir olumsuz tepki üretebiliyor. Korku, stres, suçluluk gibi.

Burada tehlikeli olan etki “kaygan zemin” etkisi, slippery slope. Yalan söylemeye devam ettikçe amigdalanın olumsuz tepkisi giderek zayıflıyor, sistem duyarsızlaşıyor. Küçük, “masum” görünen yalanlar bir sonrakini biyolojik olarak daha kolay hale getiriyor. Vicdanın alarm sesi kısılıyor. Bu, küçük yalanların nasıl olup da büyük ve yıkıcı yalanlara dönüşebildiğine dair güçlü bir açıklama.


Çocuklar yalanı nasıl öğreniyor, bu neden bazen “bilişsel kilometre taşı” sayılıyor?

Bir ebeveyn için çocuğunun yalan söylediğini fark etmek çoğu zaman endişe verici. Fakat kaynakların altını çizdiği şaşırtıcı nokta şu: Başarılı yalan söyleyebilmek bazı açılardan bilişsel bir gelişim eşiğine işaret edebiliyor.

Çocuğun yalanı “başarabilmesi” için zihin teorisi (theory of mind - zihin kuramı) denilen beceriyi kazanması gerekiyor. Bu, başkalarının kendisinden farklı bilgiye ve inanca sahip olabileceğini anlayabilmek demek. “Benim bildiğim bir şeyi annem bilmiyor olabilir” ya da “benim gördüğümü babam görmemiş olabilir” sonucuna varabilmek.

Bu sıçrama genellikle 3-4 yaş civarında oluyor ve ilk basit yalanlar da bu dönemde ortaya çıkıyor. Ağzının kenarında çikolata varken “kurabiyeyi ben yemedim” demesi gibi.

Yaş ilerledikçe yalanlar da sofistikeleşiyor. 6-7 yaşlarında çocuklar sadece inkâr etmekle kalmayıp yalanlarını destekleyecek alternatif açıklamalar üretmeye başlıyor. Kaynaklar bunu “anlamsal sızıntı kontrolü” olarak anıyor, hikayedeki boşlukları doldurma becerisi gibi düşünebilirsiniz.

Ergenlik döneminde ise yalan daha stratejik hedeflere bağlanıyor: Özerklik kazanmak, ebeveyn denetiminden kaçmak, arkadaş grubundaki imajı yönetmek gibi daha karmaşık sosyal amaçlara hizmet eden bir araca dönüşüyor.


Araç olmaktan çıkıp amaç haline gelen yalan: Mitomani

Şimdiye kadar saydığımız yalanlar bir amaca hizmet ediyordu. Bir şeyden kaçmak, bir şey kazanmak, ilişkiyi korumak gibi. Fakat klinik alana giren bir tablo var: Mitomani, bilimsel adıyla pseudologia fantastica.

Buradaki temel fark şu: Somut bir çıkar ya da bariz bir hedef olmaksızın kronik ve kompulsif biçimde yalan söyleme. Yalan artık araç değil, amacın kendisi haline geliyor. Bu kişiler zamanla kendi uydurdukları hikayelere o kadar inanabiliyor ki gerçeği kurgudan ayırt etmekte kendileri bile zorlanabiliyor.

Bu durumu güçlü biçimde anlatan edebi bir örnek olarak Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz romanındaki Fahim Bey’den söz ediliyor. Fahim Bey hiç var olmayan hayali bir şirket kuruyor, her gün o hayali şirkete gidip geliyor, dosyalar hazırlıyor ve bütün bir ömrünü bu hayale inanarak ve başkalarını inandırmaya çalışarak geçiriyor. Yalanın bir sığınak olabileceğini ama aynı zamanda bir hapishaneye dönüşebileceğini gösteren trajik bir çerçeve.


Patolojik yalancılıkta olası nörolojik fark: Beyaz madde bulgusu

Kaynaklar, patolojik yalancılığın altında nörolojik bir farklılık olabileceğine işaret eden bir bulgudan da bahsediyor. Bir çalışmada patolojik yalancıların prefrontal kortekste bulunan beyaz madde hacminin kontrol grubuna göre %22 ila %26 oranında daha fazla olduğu tespit edilmiş.

Bu ne anlama gelebilir? Öne sürülen hipotez şu: Beyaz maddedeki artış, kişinin alakasız kavramlar arasında daha hızlı ve daha fazla sayıda bağlantı kurmasına yardım edebilir. Bu da anında akla yatkın, karmaşık ve detaylı yalanlar üretmeyi kolaylaştırıyor olabilir. Madalyonun diğer yüzünde ise bunun etik muhakemeyi ve dürtü kontrolünü zayıflatabileceği düşünülüyor.


Yalanı tespit edebilir miyiz, yoksa kendimizi mi kandırıyoruz?

Gelelim “milyon dolarlık soruya”. Bu kadar bilgiyle birer yalan dedektörüne dönüşebilir miyiz?

Kaynakların cevabı moral bozucu: İnsanlar yalan tespit etme yeteneklerine fazlasıyla güveniyor ama gerçekte pek başarılı değil. Yüzlerce çalışmanın metaanalizi, ortalama bir insanın bir yalanı tespit etme başarısının %53-54 civarında olduğunu gösteriyor. Bu, yazı tura atmaya rahatsız edici derecede yakın.

Peki ya “gözünü kaçırdı, kesin yalan” ya da “kıpırdanıyor, bir şey saklıyor” gibi popüler ipuçları? Kaynaklara göre bunlar güvenilir değil. Gerginlik, endişe ve rahatsızlık dürüst bir insanda da görülebilir, özellikle haksız yere suçlandığında. Dahası, tecrübeli yalancıların bazen tam tersini yaptığı belirtiliyor: Daha dürüst görünmek için bilinçli olarak daha fazla göz teması kurabiliyorlar.


Yalanın “sızıntıları” nereden çıkar?

Umut tamamen yok değil, sadece sinema diliyle anlatılan “tek ve bariz işaret” yok. Kaynakların vurgusu şu: Sızıntılar tek bir işaret değil, küçük ipuçlarının örüntüsü. Tek başına bir belirti anlamlı değilken, birkaçının bir araya gelmesi ve kişinin kendi normalinden sapma göstermesi şüphe uyandırabilir.

Bu ipuçları üç alanda toplanıyor.

Dilsel işaretlerde, yalancıların hikayeden kendini soyutlamak için daha az “ben” zamiri kullanma eğilimi gösterdiği aktarılıyor. Daha fazla olumsuz duygu kelimesi kullanabiliyorlar, üzgün, nefret, kötü gibi. Bilişsel yük yüksek olduğu için cümleleri daha basit, daha az karmaşık hale gelebiliyor. Bu da sorumluluktan uzaklaşma çabasıyla birleşebiliyor. “Ben yapmadım” yerine “o yapılmadı” gibi bir psikolojik mesafe.

Vokal sızıntılarda, stresin ses tellerini germesiyle ses perdesinde ani ve hafif yükselmeler olabiliyor. Ayrıca zaman kazanmak için “ııı”, “şey” gibi anlamsız duraksamalar artabiliyor.

Fiziksel belirtilerde ise göz kırpma örneği veriliyor. Yalancı yoğun konsantrasyondayken göz kırpma önce azalabiliyor, yalanı bitirip rahatladığında telafi eder gibi aniden artabiliyor.

Buradaki kilit nokta şu: Tek bir veriye takılıp hüküm vermek yerine, dilsel, vokal ve fiziksel ipuçlarının bir örüntü oluşturup oluşturmadığına bakmak gerekiyor.


Sonuç: Yalan tek bir kutuya sığmıyor

Bu kaynakların ortak mesajı net: Yalan basit bir ahlaki kategori değil. İçinde biyoloji var, gelişim psikolojisi var, sosyal strateji var. Bazen ilişkileri yıkan bir zehir, bazen sosyal uyumu sağlayan bir yağ. Hem bilişsel bir yetenek, hem ahlaki bir zayıflık. Çok katmanlı bir fenomen.

Aklı kazıyan benzetme ise tam yerine oturuyor: Yalan söylemek karlı bir yolda ağır bir yükle koşmaya benzer. Ayak izlerinizi kapatmaya çalışabilirsiniz. Fakat o fazladan efor ve nefes nefese kalma hali, gerçeğin bir noktada kendini ele verme ihtimalini hep canlı tutar.


Bir de film önerisi

Konuyu eğlenceli ve düşündürücü bir yerden görmek isteyenler için izlemediyseniz, mutlaka izlemenizi tavsiye edeceğimiz bir film önerimiz de var: Ricky Gervais’in The Invention of Lying, Türkçe adıyla Yalanın İcadı.


Kaynakça:

• The Prevalence of Lying in America: Three Studies of Self‐Reported Lies-Kim B. Serota, Timothy R. Levine, Franklin J. Boster- 2010

• Unpacking variation in lie prevalence: Prolific liars, bad lie days, or both?-Kim B. Serota, Timothy R. Levine, Tony Docan-Morgan-2021

• Türk Romanının Mitoman Karakteri: Fahim Bey-Dr. Ömer Faruk Karataş-Eylül 2021

• Prefrontal white matter in pathological liars-Yaling Yang, Adrian Raine, Todd Lencz, Susan Bihrle, Lori Lacasse, Patrick Colletti-Ekim 2005, online yayın Ocak 2018

• A Metatheoretical Review of Cognitive Load Lie Detection-David A. Neequaye- 2023

• A Cognitive Approach to Lie Detection: A Meta-Analysis-Aldert Vrij, Ronald P. Fisher, Hartmut Blank-2015

• Neden Yalan Söyleriz? Üniversite Öğrencileri ve Yetişkinlerin Yalan Söyleme Davranışlarına Keşifsel Bir Bakış-Muhammed Şükrü Aydın, Sercan Balım-2021

• Prosocial Lies: When Deception Breeds Trust-Emma E. Levine, Maurice E. Schweitzer-2015

• Theory of mind training causes honest young children to lie-Xiao Pan Ding, Henry Wellman, Yu Wang, Genyue Fu, Kang Lee-Ekim 2015

• Social and Cognitive Correlates of Children’s Lying Behavior-Victoria Talwar, Kang Lee- 2008

• Yalan Hakkındaki Doğrular-Dr. Özlem Ak- 2019

• A Theory of Lying and Dishonesty-Christian L. Hart- 2022

• Does Information about the Frequency of Lying Impact Perceptions of Honesty?-Drew A. Curtis, Timothy R. Levine, Christian L. Hart, Kim B. Serota- 2021

• Lie prevalence, lie characteristics and strategies of self-reported good liars-Brianna L. Verigin, Ewout H. Meijer, Glynis Bogaard, Aldert Vrij- 2019

• Learning to Lie: Effects of Practice on the Cognitive Cost of Lying-B. Van Bockstaele, B. Verschuere, T. Moens, Kristina Suchotzki, Evelyne Debey, Adriaan Spruyt- 2012

• Effects of deception in social networks-Gerardo Iñiguez, Tzipe Govezensky, Robin Dunbar, Kimmo Kaski, Rafael A. Barrio- 014

• Interpersonal Deception Theory (A First Look at Communication Theory)-Em Griffin-2006

• What’s Good about Lying?-Jeremy Adam Smith- 2017

• Yalan Söyleme Davranışı ve Mitomani-Psk. Ezgi Beyza Toprakçı- 2020

Yeni yazılarımızdan haberdar olmak isterseniz, lütfen abone olunuz.

 
 
 
bottom of page