top of page

Odadaki Aptalı Bulamıyorsanız... Carlo Cipolla'nın beş yasası ve toplumları -kurumları çökerten şey: Aptallık

aptallık


Poker masalarında dolaşan eski bir kural vardır: İlk yarım saatte masadaki enayinin kim olduğunu anlamadıysanız, enayi sizsiniz.

Aynı testin daha rahatsız edici bir versiyonu var. Hayatınızdaki aptal kişiyi düşünün. Toplantıya beş dakika kala fikir değiştiren, projeyi kimseye sormadan çöpe atan, ne kazandığı belli olmayan bir inatla herkesin işini zorlaştıran kişi. Aklınıza kimse gelmiyorsa, ihtimallerden biri sizsiniz.

Bu, iyi bir sosyal medya cümlesi olmanın ötesinde bir şey. Arkasında 1976'da yazılmış, elli sayfayı zor bulan ve okuyanların çoğunun espri sandığı bir metin var. Metnin yazarı komedyen değil, iktisat tarihçisi. İddiası da şu: Aptallık ahlâkî bir kusur ya da eğitim eksikliği değil, kâr zarar hesabına yazılabilen bir davranış türü. Toplumların yükselişini ya da çöküşünü belirleyen değişken de aptalların sayısı değil, geri kalanların onlarla kurduğu ilişki.

Numaralı bir kitap, hayalî bir yayınevi

Carlo M. Cipolla (1922-2000) İtalyan bir iktisat tarihçisiydi. 1949'da, yirmi yedi yaşında Catania'da iktisat tarihi profesörü oldu. 1959'dan itibaren Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'de kadrolu profesör olarak ders verdi. Saat imalatından para politikasına, veba salgınlarından barut teknolojisine uzanan bir külliyat bıraktı ve 1995'te iktisat tarihi dalında Balzan Ödülü'nü aldı. Bugün adının en çok anıldığı metin ise bunların hiçbiri değil.

The Basic Laws of Human Stupidity (İnsan Aptallığının Temel Yasaları) 1976'da İngilizce olarak, "Mad Millers" adlı hayalî bir yayınevi künyesiyle, numaralandırılmış özel bir baskı hâlinde yayımlandı. Yani ticari bir kitap değildi. Dostlara dağıtılan bir şakaydı. Cipolla metnin ancak yazıldığı dilde tam olarak anlaşılabileceğine inandığı için çeviri tekliflerini yıllarca geri çevirdi. Ancak 1988'de, Allegro ma non troppo adlı derlemenin içinde İtalyanca yayımlanmasına razı oldu. Kitap İtalya'da ve çevrildiği her ülkede çok sattı. Metnin orijinal İngilizce hâli ise ilk kez 2011'de, yani yazılışından otuz beş yıl sonra kitap olarak basıldı. Cipolla'nın hoşuna gidecek türden bir ironi: Aptallık üzerine yazılmış en bilinen metin, uzun süre kendi dilinde okunamadı.

Künyenin bu hâli metnin statüsünü de belirliyor. Beş yasa laboratuvarda sınanmış bulgular değil. Aptalların toplum içindeki oranının sabit olduğunu gösteren bir veri seti yok. İtalyanca baskıyı yapan Mulino kitabı, sözde istatistiklerle kurulmuş ironik bir eğlencelik (divertissement) olarak tanıtıyor. Cipolla bilim insanının dilini, grafiği, sembolü ve yasa formunu bilerek ödünç alıyor.

Bunu baştan söylemek metni zayıflatmıyor, ne aradığımızı netleştiriyor. Elimizdeki şey kanıt değil, çerçeve. Cipolla'nın girişte kendi kurduğu tarif de buna yakın: Metnin alaycılık ya da yenilgicilik ürünü olmadığını, tıpkı bir mikrobiyoloji kitabı gibi, insan refahının önündeki karanlık güçlerden birini tanıma ve mümkünse etkisiz kılma çabası olduğunu söylüyor. Çerçevenin gözlemlenebilir bir karşılığı olup olmadığına ilerleyen bölümlerde ayrıca bakacağız.

Birinci yasa: Sayı her zaman tahmininizden yüksek

"Herkes, dolaşımdaki aptal birey sayısını her zaman ve kaçınılmaz olarak olduğundan az tahmin eder."

İlk okuyuşta cümle hem bayağı hem de haksız duruyor. Cipolla iki gözlemle savunuyor. Birincisi, bir zamanlar aklı başında saydığınız insanların sonradan utanç verici bir aptallıkla hareket ettiğini görürsünüz. İkincisi, günlük hayatınız, en olmadık anlarda ve en olmadık yerlerde ortaya çıkan aptal bireyler tarafından düzenli olarak baltalanır.

Bu yasanın metodolojik bir sonucu var. Cipolla popülasyondaki aptal oranına sayısal bir değer atamayı reddediyor, çünkü kendi yasasına göre atadığı her sayı düşük kalacaktır. Bu yüzden oranı σ (sigma) sembolüyle gösteriyor ve orada bırakıyor.

Neden hep az tahmin ederiz? Cipolla bu soruya psikolojik bir cevap vermiyor, ama sosyal psikoloji literatüründe konuya yakın duran bir bulgu var. Kruger ve Dunning'in 1999 tarihli çalışmasında, mizah, dilbilgisi ve mantık testlerinde en alt çeyrekte kalan katılımcılar kendilerini %62'lik dilimde sanıyordu. Gerçek performansları onları %12'lik dilime yerleştiriyordu. Yetersizlik, kişiyi yalnızca hatalı karar verdirmekle kalmıyor, o hatayı fark etmesini sağlayacak zihinsel donanımdan da yoksun bırakıyor.

Burada dürüst olmak gerekiyor. Dunning-Kruger etkisi son yıllarda ciddi eleştiri aldı. Gignac ve Zajenkowski'nin 2020 tarihli çalışması, etkinin büyük ölçüde istatistiksel bir yanılsama olabileceğini, ortalamaya dönüş gibi ölçüm kaynaklı etkilerle açıklanabileceğini savunuyor. Burson, Larrick ve Klayman ise 2006'da, kendini değerlendirmedeki sapmanın yetkinlikten çok görev zorluğundan kaynaklandığını gösterdi. Yani "cahiller kendini bilgili sanır" cümlesi popüler kültürde olduğu kadar sağlam bir bulgu değil.

Cipolla'nın birinci yasası zaten başka bir şey söylüyor. Kendinizi değil, başkalarını yanlış tahmin ettiğinizi söylüyor. Bu, çok daha savunulabilir bir iddia. Çünkü bir insanın aptallığı, o insanla bir işe girişene kadar görünmez. Zarar, ilişkinin maliyeti ödendikten sonra ortaya çıkar. Siz sayarken yalnızca ödediğiniz faturaları sayarsınız, henüz gelmemiş olanları değil.

Sayımın neden hep eksik kaldığının ikinci bir nedeni daha var. Aptallığın büyük kısmı sizin göremediğiniz bir yerde gerçekleşiyor. Yapılmamış bir toplantı, gönderilmemiş bir teklif, sorulmamış bir soru, işe alınmamış bir aday. Fırsat maliyetleri bilançoya girmez, çünkü olmayan bir şeyin faturası kesilmez. Bir kurumdaki en pahalı aptal kararların çoğu bir eylem değil, bir eylemsizliktir. Hiç kimse geçen çeyrekte kaçırdığı işi raporlamaz.

Üçüncü neden ise psikolojik. İnsanlar başka birinin davranışına ancak bir gerekçe atfedebildikleri ölçüde tahammül eder. Karşınızdakinin neden öyle davrandığını çözemediğinizde, çoğu zaman "demek ki benim bilmediğim bir şey biliyor" dersiniz. Bu, sosyal hayatı mümkün kılan cömert bir varsayım. Aynı zamanda birinci yasanın motorudur.

İkinci yasa: Aptallık diplomayla dağılmıyor

"Belirli bir kişinin aptal olma olasılığı, o kişinin diğer tüm özelliklerinden bağımsızdır."

Cipolla bu yasayı anlatırken bir üniversite üzerinden ilerliyor. Nüfusu beş gruba ayırıyor: Mavi yakalı çalışanlar, beyaz yakalı çalışanlar, öğrenciler, idareciler ve profesörler. Mavi yakalılar arasında σ oranında aptal bulduğunda, önce bunu yoksullukla ve eğitim eksikliğiyle açıklamaya çalıştığını söylüyor. Merdiveni tırmandıkça aynı oranın beyaz yakalılarda, öğrencilerde ve idarecilerde de geçerli olduğunu görüyor. Profesörlerde de. Sonra oranın gerçekten sabit olup olmadığını sınamak için özel olarak seçilmiş bir gruba, Nobel ödüllülere bakıyor. Sonuç değişmiyor.

Cipolla aptallığın doğuştan geldiğini, kültürel değil genetik olduğunu da yazıyor. Girişte konulan çekince en çok bu cümle için geçerli. Nitekim Perissi ve Bardi de 2021'de Systems dergisinde yayımladıkları makalede, Cipolla'nın metnini yarı niceliksel bir model ve mizahi bir üslup ürünü olarak ele alıyor.

İronik ambalajın altındaki gözlem ise gözlemle sınanabilir ve kurumsal hayatta karşılığı var: Yetkinlik, unvan ve zekâ, kötü karar üretme kapasitesini sıfırlamıyor. Bir insanın kıdemli olması, onun kararlarının hem kendisine hem kuruma zarar vermeyeceğini garanti etmiyor. Aksine, ikinci yasa ile beşinci yasa bölümünde göreceğimiz "konum" değişkeni birleştiğinde ortaya rahatsız edici bir sonuç çıkıyor. Aptallık oranı her kademede aynıysa ve zarar verme kapasitesi konumla birlikte büyüyorsa, aptallığın en pahalı hâli en tepede duruyor demektir.

Muhasebe: Kimin kazancı, kimin kaybı?

Yasaları anlamlı kılan şey, Cipolla'nın araya sıkıştırdığı teknik bölüm. Uygulamada işe yarayan kısım burası.

Cipolla iki eksenli bir grafik kuruyor. Yatay eksende kişinin kendi eylemlerinden elde ettiği kazanç, dikey eksende aynı eylemden başkalarının elde ettiği kazanç yer alıyor. Kazançlar pozitif, sıfır ya da negatif olabiliyor. Negatif kazanç zaten kayıp demek.

Grafiğin ölçüm birimi para değil. Cipolla psikolojik ve duygusal ödülleri, stresi, yıpranmayı da hesaba katmak gerektiğini söylüyor. Bunlar ölçülmesi zor kalemler, ama hesabın dışında bırakılırsa tablo yanlış çıkıyor.

Bir de eylemsizlik meselesi var. Cipolla, bir kişiye ya da gruba yapabileceğiniz hâlde yapmadığınız şeyin, o kişi için bir fırsat maliyeti oluşturduğunu yazıyor. Yani hesap yalnızca yaptıklarınız üzerinden değil, yapmadıklarınız üzerinden de tutuluyor. Sonuç şu: Her birimizin herkesle açık bir cari hesabı var.

Hesabın yönünü belirleyen kural şu: Ali'ini eyleminden elde ettiği kazanç, Ali'nin değerleriyle ölçülür. Ama Veli'nin kaybı Veli'nin değerleriyle ölçülür, Ali'nin değerleriyle değil. Cipolla bunu kaba bir örnekle anlatıyor. Ali, Velin'nin kafasına vurur ve bundan tatmin duyar. Sonra Veliye de bundan memnun olduğunu iddia edebilir. Ama darbenin kazanç mı kayıp mı olduğuna karar verecek olan Veli'dir, Ali değil.

En sık ıskalanan nokta tam olarak burası. İnsanlar kendilerini niyetleriyle, başkalarını sonuçlarıyla değerlendirir. "Ben iyi niyetliydim" cümlesi Cipolla'nın muhasebesinde geçersizdir, çünkü karşı tarafın hanesine yazılan rakamı niyetiniz değil etkiniz belirler. Bir yöneticinin ekibine verdiği zararı ölçmenin tek geçerli yolu, o zararı ekibe sormaktır.

Üçüncü yasa: Dört tip insan

Cipolla üçüncü yasayı "altın yasa" diye adlandırıyor, çünkü tüm sınıflandırma buradan çıkıyor.

"Aptal, kendisi hiçbir kazanç elde etmeden, hatta bazen kendisi de kayba uğrayarak, başka bir kişiye ya da gruba kayıp yaşatan kişidir."

Grafiğin dört bölgesi dört insan tipine karşılık geliyor.


Karşı taraf kazanır

Karşı taraf kaybeder

Kendisi kazanır

Zeki

Haydut

Kendisi kaybeder

Çaresiz

Aptal

Tablo yerleşimi veriyor, tanımları değil. Cipolla'nın kullandığı anlamda zekâ bir IQ meselesi değil, bir alışveriş biçimi. Haydutluk nahoş ama rasyonel. Çaresizlik konusunda ise ince bir not düşüyor: Eylemi kimin başlattığı belirleyicidir. Kaybı doğuran hamleyi siz yaptıysanız çaresizsiniz. Aynı sonucu karşı taraf üretmişse o haydut olur ve sizi çaresiz bırakır.

Sınıflandırma tek bir eyleme değil, kişinin eylemlerinin ağırlıklı ortalamasına bakıyor. Çaresiz biri zaman zaman zekice davranabilir, hatta haydutluk edebilir. Cipolla'ya göre bu tutarsızlık kuralın kendisidir. Tek istisna aptallardır. Aptallar davranışlarında şaşırtıcı bir tutarlılık sergiler.


caorlo cipolla 4 insan tipi grafik

Dört bölge kabaca bir çerçeve. Ayrım, bu bölgelerin içindeki alt alanlarda keskinleşiyor. Cipolla haydut bölgesini 45 derecelik bir çizgiyle ikiye ayırıyor. Bu çizgi üzerindeki "mükemmel haydut", size kaybettirdiği kadar kazanır. Yüz lirasını çaldığı kişi yüz lira kaybeder, o yüz lira kazanır. Ama Cipolla'ya göre mükemmel haydutlar azınlıktadır. Haydutların çoğu, kazandığından fazlasını kaybettiren bölgede toplanır. Elli lira için adam öldüren biri ya da bir madalya uğruna binlerce kayba yol açan bir general bu bölgededir. Cipolla bu alanı "saf aptallık sınırının hemen dibi" olarak tarif ediyor.

Aynı ayrım çaresizler için de geçerli. Grafiğin en soluna düşen bir grup daha var: Hem başkalarına zarar verip hem de kendini yaralamayı başaran "süper aptallar".

Çaresiz kategorisi, dört tip içinde en az konuşulanı. Oysa kurumsal hayatta en kalabalık grup çoğu zaman bu. Kimseye zarar vermeyen, işini yapan, itiraz etmeyen, karşılığını alamadığı bir emeği yıllarca sürdüren insanlar. Cipolla'nın modelinde bu kişiler toplumsal refaha katkı yapıyor, çünkü ürettikleri değer başkasına geçiyor. Ama sürdürülebilir değil. Çünkü bir sistem, kazancı yalnızca tek yönde akıtarak ayakta duramaz.

Cipolla'nın çaresizler için düştüğü notu tekrar hatırlamakta fayda var: Eylemi kimin başlattığı belirleyicidir. Emeğinizi karşılıksız verdiğinizde çaresiz olursunuz. Aynı emek sizden alındığında ise karşınızdaki haydut olur. İki durum aynı bilançoyu üretir, ama farklı sorumluluk doğurur. Kurumsal dilde bunun karşılığı şudur: "Kimse benden bunu istemedi, ben kendim yaptım" cümlesi bir savunma değil, bir teşhistir.

Bu alt bölgeler yazının geri kalanını taşıyor. Çünkü kurumların ve toplumların başına gelen felaketlerin çoğu, saf aptalların değil, aptallık tonu taşıyan haydutların eseridir. Cipolla'nın kendi ifadesiyle "bandits with overtones of stupidity".

Dördüncü yasa: Aptalla ortak olunmaz

"Aptal olmayan insanlar, aptal bireylerin zarar verme gücünü her zaman olduğundan az tahmin eder. Özellikle de aptallarla iş yapmanın her koşulda pahalı bir hata olduğunu sürekli unuturlar."

Cipolla çaresizlerin bu hatayı yapmasını normal buluyor, zaten çaresizliklerinin bir uzantısı. Şaşırtıcı olan, zekilerin ve haydutların da aynı hataya düşmesi. Karşılarında bir aptal gördüklerinde adrenalin salgılayıp savunma kurmak yerine, küçümsemeye ve kendi kendilerini tatmin eden bir üstünlük duygusuna sığınıyorlar.

Cipolla'nın metninin en sert uyarısı burada: Bir aptalı kendi planınız için kullanmaya kalkmak. Cipolla bunun iki nedenle felaketle biteceğini yazıyor. Birincisi, aptallığın doğasını yanlış anlamış olursunuz. İkincisi, aptala yeteneğini sergileyeceği daha geniş bir alan açmış olursunuz. Bir süre onu yönettiğinizi sanabilirsiniz. Sonra öngöremediğiniz bir hamleyle dağılırsınız.

Peki aptal neden bu kadar tehlikeli? Cipolla'nın cevabı savunma teorisiyle ilgili. Haydutun eylemi rasyoneldir. Çirkin bir rasyonelliktir, ama örüntüsü vardır. Haydut hanesine artı yazmak ister, bunu sizin hanenize eksi yazarak yapar. Öngörülebilir olduğu için savunulabilir.

Aptalın eylemi örüntüsüz olduğu için tahminlerinizi baştan geçersiz kılıyor. Rasyonel insan, karşısındakine kendi rasyonelliğini yükler ve hep aynı yerden yanılır. "Bunu yapmaz, kendisi de zarar görür." Yapar. "Bu kadar ileri gidemez, şirkete de zarar verir." Gider. "İşi sabote ederse kendi primi de düşer." Eder. Haydudun hareket alanının bir sınırı vardır, kendi çıkarı. Aptalda o bariyer yok.

Bunun pratik sonucu şu: Ne zaman, neden ve nasıl saldıracağını bilemezsiniz. Saldırının rasyonel bir yapısı olmadığı için rasyonel bir savunma da kuramazsınız. Karşı atak da işe yaramaz, çünkü hareketleri tahmin edilemeyen bir hedefe nişan almış olursunuz.

Bu, kurumsal hayatta ölçülebilir bir kaleme dönüşüyor.

Housman ve Minor'ın Harvard Business School için hazırladığı 2015 tarihli çalışma, 11 şirkette 50 binden fazla çalışanın verisini inceledi. Toksik, yani çevresine zarar veren bir çalışanın yol açtığı devir maliyeti, yani onun yüzünden ayrılan diğer çalışanların yerine yenilerini koymanın bedeli, kişi başı 12.489 dolar olarak hesaplandı. Bu rakama dava masrafları, düzenleyici cezalar ve moral kaybı dâhil değil. Aynı çalışmada, performansta en üst yüzde birlik dilimde yer alan bir yıldız çalışanın şirkete katkısı 5.303 dolar olarak bulundu. Yani bir yıldızı bulmanın getirisi, bir toksik çalışandan kaçınmanın getirisinin yarısından az.

Verinin en öğretici kısmı ise başka bir yerde. Araştırmacılar toksik çalışanların ortalamadan daha üretken, daha bencil, daha aşırı özgüvenli ve kurallara uyduğunu beyan eden kişiler olduğunu buldu. Yani şirketlerin bu insanları yıllarca elinde tutmasının bir mantığı var. Sayı üretiyorlar.

Cipolla'nın diliyle bakınca tablo netleşiyor. Bu kişiler aptal değil, haydut. Şirket onları "zekâ tonlu haydut" sanıyor, yani kazandırdıkları kaybettirdiklerinden fazla zannediyor. Oysa ekip düzeyinde bakıldığında çoğu, aptallık tonlu haydut bölgesinde duruyor. Yıldız çalışanın bireysel katkısı görünür ve ölçülüdür. Onun etrafında dağılan altı kişinin verimliliği ise kimsenin raporunda yer almaz.

Felps, Mitchell ve Byington'ın 2006 tarihli çalışması bu dağılmanın mekanizmasını gösteriyor. Üç tip olumsuz üye tanımlıyorlar: Çaba göstermeyen, sürekli olumsuz duygu yayan ve kişilerarası normları çiğneyen. Felps'in ekiplere tek bir olumsuz üye yerleştirerek yürüttüğü deneylerde ölçtüğü ve sonradan röportajlarda aktardığı performans düşüşü yüzde 30 ile 40 arasında. Daha rahatsız edici olan şu: Diğer üyeler zamanla o davranışı benimsiyor. Ekipte alaycı biri varsa herkes alaycılaşıyor, kaytaran biri varsa herkes yavaşlıyor.

Porath ve Pearson'ın 17 sektörden 800 yönetici ve çalışanla yaptığı ve 2013'te Harvard Business Review'da yayımlanan araştırma da benzer bir tablo çiziyor. Kabalığa maruz kalanların yüzde 48'i çabasını bilerek azaltmış, yüzde 38'i işinin kalitesini bilerek düşürmüş, yüzde 80'i olayı düşünerek zaman kaybetmiş, yüzde 66'sı performansının düştüğünü, yüzde 78'i kuruma bağlılığının azaldığını söylemiş. Yüzde 12'si işten ayrılmış, yüzde 25'i öfkesini müşteriden çıkarmış.

Sull, Sull ve Zweig'in 2022'de MIT Sloan Management Review'da yayımlanan analizinde ise 34 milyon çalışan profili ve 1,4 milyon Glassdoor yorumu incelendi. Toksik kurum kültürü, çalışan kaybını öngörmede ücretten 10,4 kat daha güçlü çıktı. Ücret, incelenen 170'i aşkın kültür başlığı arasında ancak 16. sırada yer aldı.

Dördüncü yasanın kurumsal karşılığı budur. Şirketler yeteneği bulmaya bütçe ayırır, zarar verenden kaçınmaya ayırmaz. Çünkü ilkinin getirisi görünür, ikincisinin getirisi gerçekleşmemiş bir zarardır ve hiçbir raporda satırı yoktur.

Aptallık bulaşır mı?

Cipolla insanların bölgeler arasında gezindiğini kabul ediyor. Aynı kişi bir işlemde zeki, ötekinde haydut, üçüncüsünde çaresiz davranabilir. Sabit saydığı tek şey saf aptallık eğilimi, onu da kişiye ait değişmez bir özellik olarak ele alıyor.

Kurumsal veri bu son noktada zorluk çıkarıyor. Çevrenin, normalleşen davranışların ve güç ilişkilerinin insanları zarar üretici davranışa sürüklediğine dair epey işaret var.

Porath ve Pearson'ın verisine bir kez daha bakalım, ama bu kez zarar görenin tarafından. Rakamların üçü doğrudan davranışa bakıyor: Kaliteyi bilerek düşürmek, çabayı bilerek azaltmak, öfkeyi müşteriye yansıtmak.

Bu davranışları Cipolla'nın grafiğine yerleştirin. Kişi işinin kalitesini düşürdüğünde ne oluyor? Kuruma, müşteriye ve iş arkadaşlarına kaybettiriyor. Peki kendisi ne kazanıyor? Kısa vadeli bir tatmin dışında hiçbir şey. Kendi itibarını, öğrenme fırsatını ve çoğu zaman işini kaybediyor. Yani hem kendine hem başkasına kaybettiriyor.

Cipolla'nın tanımına göre bu kişi, o eylem anında aptal bölgesinde duruyor.

Söylemek istediğim şey bu insanların aptal olduğu değil. Tam tersi. Ölçülebilir bir kabalığa maruz kalmış, çoğu muhtemelen zeki bölgede duran insanlar, kendilerine yapılanın karşılığını hem kendilerini hem kurumu yakan bir davranışla veriyor. Kimse doğuştan orada değil. Sisteme girmeden önce başka bir yerdeydiler.

Felps ve arkadaşlarının bulgusu aynı yöne işaret ediyor. Tek olumsuz üyenin ekibe yaptığı şey, kendi çıktısını düşürmekle sınırlı kalmıyor. Ortamda normalleşen şey kişi değil, davranış kalıbı. Kalıp normalleştikten sonra onu kimin başlattığının bir önemi kalmıyor.

Bu tam olarak Bonhoeffer'ın söylediği şey. Aptallık, kişilik özelliği değil, koşulların ürettiği bir hâl. Birinin gücü, ötekinin aptallığını üretiyor.

Cipolla'nın kendi metniyle çelişmiyor da. İkinci yasa aptal oranının sabit olduğunu söylüyor, ama makro analiz bölümü toplumun çöküşünü aptallıkla değil, aptallığın diğer kategorilere eklenme biçimiyle açıklıyor. Aptallık tonlu haydut, aptallık tonlu çaresiz. Bu bileşik kategoriler, tanımı gereği geçişkenlik anlamına geliyor. Saf aptal doğuştan olabilir. Aptallık tonu ise sonradan kazanılıyor.

Bu, karamsar bir metnin içinden çıkan tek pratik umut. σ'yı değiştiremezsiniz. Ama tonu değiştirebilirsiniz.

Beşinci yasa: Haydutlar transfer eder, aptallar imha eder

"Aptal, var olan en tehlikeli insan tipidir."

Sonucu ise şu: "Aptal, hayduttan daha tehlikelidir."

Cipolla bu yasayı mikro düzeyde formüle ettikten sonra makro analize geçiyor ve asıl argümanını burada kuruyor.

Mükemmel bir haydudun eylemi, sonuçta bir servet transferidir. O yüz lira kazanır, siz yüz lira kaybedersiniz. Toplumun toplam refahı değişmez. Cipolla'nın çarpıcı sonucu şu: Bir toplumun tüm üyeleri mükemmel haydut olsaydı, o toplum durgunlaşırdı ama felakete uğramazdı. Herkes sırayla soyulur, toplam sabit kalırdı.

Aptallar iş başındayken hikâye değişir. Aptal kayıp yaratır ama karşılığında kimsenin hanesine kazanç yazılmaz. Toplam küçülür. Toplum fakirleşir.

Cipolla grafiğe bir çizgi daha ekliyor. Bu çizginin sağında kalan herkes, farklı derecelerde de olsa toplumsal refaha katkı yapıyor: Zekiler, zekâ tonlu haydutlar ve zekâ tonlu çaresizler. Çizginin solunda kalanlar ise refahı eritiyor: Aptallar, aptallık tonlu haydutlar ve aptallık tonlu çaresizler.

İkinci yasa gereği aptal oranı σ sabittir. Zamana, mekâna, ırka, sınıfa ya da tarihsel koşullara göre değişmez. Çöken bir toplumda gelişen bir topluma göre daha çok aptal olduğunu düşünmek, Cipolla'ya göre ciddi bir hatadır. İki toplumda da aynı oran vardır.

Fark, geri kalanların dağılımındadır.

Yükselen bir ülkede olağandışı sayıda zeki insan bulunur. Bunlar hem σ oranını dizginler hem de kendilerine ve topluma yetecek kadar kazanç üretir. Gerileyen bir ülkede ise σ yine aynıdır. Ancakiktidardakiler arasında aptallık tonlu haydutlar çoğalır, iktidar dışında çaresizlerin oranı artar. Zeki insanların böyle bir düzende alan kaybetmesi, geri çekilmesi ya da başka yere yönelmesi izlenebilen süreçlerdir. Bu bileşim değişikliği, sabit orandaki aptal kitlesinin yıkıcı gücünü katlar.

Yani bir toplumu çökerten şey aptalların sayısı değil, aptallığın diğer kategorilere bulaşma biçimidir.

Cipolla iktidar meselesine de ayrı bir bölüm ayırıyor. Aptalın zarar kapasitesini belirleyen ikinci değişken, işgal ettiği konumdur. Bürokratlar, generaller, siyasetçiler ve devlet başkanları arasında, zarar verme kapasitesi konumları sayesinde katlanmış aptallara rastlamanın hiç de zor olmadığını yazıyor. Geçmişte sınıf, kast ve din bu kişilerin iktidara akışını sağlıyordu. Modern dünyada bunların yerini partiler, bürokrasi ve seçimler aldı. Sonuç değişmedi.

Yerleşik haydut kısa vadeye düşünce

Cipolla'nın "aptallık tonlu haydut" kategorisi, iktisat literatüründe kendi başına bir teorisi olan bir olguya denk düşüyor.

Mancur Olson'ın 1993'te American Political Science Review'da yayımlanan makalesi iki tür haydut tanımlar. Gezici haydut, uğradığı yeri yağmalar ve gider. Herkesin elindekini bugün almak ister, çünkü yarın orada olmayacaktır. Sonuç, üretim ve yatırım güdüsünün yok olmasıdır. Hem halk hem haydut fakirleşir. Yerleşik haydut ise kendini o toprağa kurar ve hırsızlığı vergiye dönüştürür. Kalıcı olduğu için soyduğu nüfusun üretken kalmasında çıkarı vardır. Olson'a göre güvende olan bir otokratın alanıyla "kuşatıcı bir çıkarı" oluşur ve bu, onu düzen ve kamu malı üretmeye iter.

Olson'ın kritik ilavesi şu: Bir otokrat iktidarda kısa süre kalacağını düşünmeye başladığı anda, vergi getirisi toplam değerinden düşük olan varlıklara el koymak onun için kârlı hâle gelir. Zaman ufku kısaldıkça yerleşik haydut, gezici hayduda dönüşür.

İki metni yan yana koyunca tablo tamamlanıyor. Cipolla'nın zekâ tonlu haydudu, Olson'ın yerleşik haydududur. Kazancını sürdürülebilir bir düzenden çıkarır. Aptallık tonlu haydut ise zaman ufku çökmüş olan haydut. Kendi kazancından fazlasını yakan, üstelik yaktığı sistem kendi geleceğini de içerdiği için sonunda kendisi de kaybeden tip.

Bunun kurumsal karşılığı gayet tanıdık. Çeyreklik hedefe ulaşmak için gelecek yılın bütçesini yiyen yönetici. Bonusunu garantilemek için ekibin tükenmesine göz yuman lider. Fiyat pazarlığında tedarikçisini kâr edemeyeceği bir noktaya sıkıştırıp iki yıl sonra o tedarikçiyi kaybeden satın almacı. Bu kişilerin hiçbiri kendini aptal saymaz, çünkü hepsinin bir hesabı vardır. Hesabın süresi kısadır, o kadar.

Grafiğin işi de bu. Sizi "iyi niyet" ve "kötü niyet" ekseninden çıkarıp "kim ne kadar kazandı, kim ne kadar kaybetti" eksenine oturtuyor. Niyet tartışması sonuçsuzdur. Bilanço tartışılabilir.

Bonhoeffer'ın itirazı: Aptallığı koşullar da üretir

Cipolla'nın modelinin bir açığı var ve bu açık, metnin en karamsar yerinde duruyor. Aptal oranı sabitse ve aptallık doğuştansa, yapılabilecek hiçbir şey yok demektir. Geriye yalnızca kendinizi korumak kalır.

Aynı konuyu Cipolla'dan otuz yıl önce, çok daha ağır koşullar altında ele almış biri var ve tam ters bir sonuca varıyor.

Dietrich Bonhoeffer, Alman teolog ve Nazi rejimine karşı direnişin içinde yer alan bir papazdı. 1943'te tutuklandı, 1945'te Flossenbürg'de idam edildi. Hitler'in iktidara gelişinin onuncu yılı dolarken, direnişteki arkadaşlarına yazdığı ve sonradan Direniş ve Teslimiyet derlemesinde yayımlanan metinde aptallık üzerine düşünüyor.

Bonhoeffer'ın ilk saptaması, aptallığın zekâyla ilgisi olmadığıdır. Zihni son derece çevik olup aptal olan insanlar da vardır, zihinsel olarak donuk ama hiç de aptal olmayan insanlar da.

İkinci saptaması Cipolla'nın modelini doğrudan sarsıyor. Bonhoeffer aptallığın psikolojik değil sosyolojik bir sorun olduğunu söylüyor. Kamusal alanda gücün her yükselişinin, insanlığın büyük bir bölümüne aptallık bulaştırdığını yazıyor. Birinin gücü, ötekinin aptallığına ihtiyaç duyar. Aptal insanla konuşurken karşınızda bir birey değil, onu ele geçirmiş sloganlar ve kalıplar bulursunuz.

Buradan çıkan sonuç şu: Aptallık sabit bir doğa yasası değil, belirli koşulların ürettiği bir hâl. Üretildiğine göre önlenebilir de.

İki metni çatıştırmak, ikisini de tek başına okumaktan daha verimli. Cipolla σ'nın sabit olduğunu söylüyor ama asıl argümanını, yani toplumların yükseliş ve çöküşünü, σ üzerinden değil, geri kalanların bileşimi üzerinden kuruyor. Bonhoeffer ise σ'nın kendisinin bile koşullara göre şiştiğini söylüyor. Uygulamada ikisi aynı kapıya çıkıyor: Değiştirebileceğiniz değişken, aptalların kendisi değil, aptallığın işleyeceği zemin.

Bir kurumda bu zemin şudur: Kim ödüllendiriliyor, kimin hatası konuşulabiliyor, kötü haber yukarı çıkabiliyor mu, itiraz etmenin bedeli ne. Amy Edmondson'ın 1999'da Administrative Science Quarterly'de yayımlanan psikolojik güvenlik çalışması, ekiplerin hata bildirme ve öğrenme davranışlarının bireysel yetkinlikten çok bu iklime bağlı olduğunu gösteriyor. Aynı insan, iki farklı kurumda iki farklı bölgeye düşebiliyor.

Ne yapmalı?

Cipolla bu soruyu cevaplamıyor. Kitabın sonuna, okuyucunun etrafındaki kişileri yerleştirmesi için boş grafikler koyup bırakıyor. Yine de metnin mantığından çıkarılabilecek birkaç şey var. Aşağıdaki ilk iki madde doğrudan Cipolla'nın kendi uyarılarından geliyor. Kalanlar benim kurumsal yorumum, onları Cipolla'ya mal etmeyin.

Maruziyeti azaltın, ikna etmeye çalışmayın. Dördüncü yasa aptalla kurulan her ilişkinin pahalıya patladığını söylüyor. Aptallık bir argümanla çözülmüyor, çünkü ortada çürütülecek bir argüman yok. Enerjinizi ikna etmeye değil, temas yüzeyini küçültmeye harcayın.

Aptalı ortak etmeyin. Cipolla'nın en net uyarısı bu. "Onu kontrol ederim" cümlesi, kontrol edilemez bir değişkeni kendi sisteminize davet etmenin kibarca söylenişi.

Zekâyı değil, zarar tavanını yönetin. İyi kurumlar herkesi zeki hâle getirmeye çalışmaz, çünkü böyle bir şey mümkün değil. Yaptıkları şey, tek bir kişinin kötü muhakemesinin açabileceği deliğin çapını sınırlamak. Yetki sınırları, çift imza, bağımsız denetim, kontrol listeleri ve zorunlu ikinci görüş bunun için var. Bir bankanın kasasının kilitli olması çalışanlara hakaret sayılmaz. Kokpitte kontrol listesi bulunması pilotun zekâsından şüphe edildiği anlamına gelmez. Bu mekanizmalar insanların aptal olduğunu varsaymaz, bazı hataların bedelinin taşınamayacağını varsayar. Bir insana yetki verirken zekâsına bakmak yetmiyor, o yetkiyle yapabileceği en büyük hatanın kuruma maliyetine bakmak gerekiyor.

Bireysel performansı değil, ekip düzeyindeki net etkiyi ölçün. Toksik çalışan verisi bunu söylüyor. Bir kişinin ürettiği sayıyı, o kişinin çevresinde eriyen sayılardan ayrı okuduğunuz sürece, aptallık tonlu haydutları yıldız sanmaya devam edersiniz. İşe alım ve terfi kararlarında sorulacak soru şu: Bu kişi geldikten sonra çevresindekilerin çıktısı ne oldu?

Zaman ufkunu uzatın. Olson'ın tespiti kurumsal tasarıma çevrilebilir. Kısa zaman ufku, iyi insanları bile yağmacıya dönüştürüyor. Prim sistemleri, rotasyon süreleri ve hedef dönemleri, bir yöneticiyi ne kadar sürede gitmiş sayıyorsa, o kadar süre için optimize etmesine yol açar.

Kararı değil, gerekçeyi kaydedin. Aptallığın öngörülemezliğine karşı en işe yarar savunma, geriye dönük olarak örüntü çıkarabilmek. Kritik kararların gerekçesini, beklenen sonucunu ve tarihini yazan bir karar günlüğü, altı ay sonra kimin hangi bölgede durduğunu tahminle değil kayıtla gösterir.

Çaresizlerin sayısını izleyin. Cipolla'nın makro analizi, çöken sistemlerde iktidardakiler arasında aptallık tonlu haydutların, iktidarda olmayanlar arasında ise çaresizlerin çoğaldığını söylüyor. Bunun kurumsal göstergeleri var: Toplantıda konuşan kişi sayısı, aynı işi ikinci kez yapmak zorunda kalanların oranı, gönüllü olarak üstlenilen sorumlulukların azalması. Bu eğriler aşağı iniyorsa, sorun yeni gelenlerde değil, kalanlarda ne olduğundadır.

Kötü haberin yukarı çıkma hızını ölçün. Bonhoeffer'ın uyarısı burada devreye giriyor. Aptallığı üreten şey çoğu zaman bireyin kendisi değil, itirazın maliyetini yükselten iklim. Bir kurumda kötü haber ne kadar geç duyuluyorsa, o kurum o kadar çok insanı grafiğin zarar üreten tarafına itiyor demektir.

Aynadaki soru

Cipolla'nın metni okurken kaçınılmaz olarak bir şey yaparsınız. Etrafınızdaki insanları grafiğe yerleştirirsiniz. Kitabın 1976 baskısına yazar kendi eliyle bir not düşmüş ve bu kitabın aptallara değil, zaman zaman aptallarla uğraşmak zorunda kalanlara hitap ettiğini söylemiş. Ardından, kitabı alanların hiçbirinin "Aptal" bölgesine düşemeyeceğini eklemenin gereksiz olduğunu, ama gereksiz işlerin çoğu gibi bunun da yapılmasının yapılmamasından iyi olduğunu yazmış.

Şaka, kendi okurunu da içine alıyor.

Burada bir ayrım gerekiyor. Bu grafik bir insan sınıflandırma aracı değil, bir karar denetleme aracı. Cipolla insanların çoğunun tutarsız davrandığını, tek bir eylemin kimseyi bir kategoriye kilitlemediğini açıkça yazıyor. Yerleştirme, eylemlerin ağırlıklı ortalamasıyla yapılıyor.

O hâlde başkalarını haritalamadan önce yapılacak bir egzersiz var. Son altı ayda verdiğiniz on kararı yazın. Her biri için iki sütun açın: Bu karardan ben ne kazandım ya da kaybettim, bu karardan etkilenenler ne kazandı ya da kaybetti. İkinci sütunu doldururken kendi ölçünüzü değil, etkilenen kişinin ölçüsünü kullanın. Gerekiyorsa sorun.

Sonra sayın. Kaç karar sağ üst bölgede, kaçı sağ alt bölgede, kaçı sol alt bölgede.

Cipolla'nın metni komik olduğu için akılda kalıyor. Kalıcı olan tarafı ise komik değil. Bir toplumun ya da bir şirketin çöküşü, kötü niyetli insanların çokluğundan gelmiyor. Zeki olmakla övünen, hesabını yalnızca kendi hanesi üzerinden tutan ve zaman ufku her geçen yıl biraz daha kısalan insanların, farkında olmadan sol tarafa kaymasından geliyor.

Ve o kayışı kimse kendi başına fark etmiyor. Birinci yasa bunun için var.


Kaynakça

Bonhoeffer, D. (2010). Letters and Papers from Prison ölümünden sonra yayımlanmıştır.)

Burson, K. A., Larrick, R. P. ve Klayman, J. (2006). Skilled or Unskilled, but Still Unaware of It: How Perceptions of Difficulty Drive Miscalibration in Relative Comparisons. Journal of Personality and Social Psychology,

Cipolla, C. M. (2011 [1976]). The Basic Laws of Human Stupidity.

Edmondson, A. C. (1999). Psychological Safety and Learning Behavior in Work Teams. Administrative Science Quarterly

Felps, W., Mitchell, T. R. ve Byington, E. (2006). How, When, and Why Bad Apples Spoil the Barrel: Negative Group Members and Dysfunctional Groups. Research in Organizational Behavior

Gignac, G. E. ve Zajenkowski, M. (2020). The Dunning-Kruger Effect Is (Mostly) a Statistical Artefact: Valid Approaches to Testing the Hypothesis with Individual Differences Data.

Housman, M. ve Minor, D. (2015). Toxic Workers. Harvard Business School Working Paper

Kruger, J. ve Dunning, D. (1999). Unskilled and Unaware of It: How Difficulties in Recognizing One's Own Incompetence Lead to Inflated Self-Assessments. Journal of Personality and Social Psychology

Olson, M. (1993). Dictatorship, Democracy, and Development. The American Political Science Review

Perissi, I. ve Bardi, U. (2021). The Sixth Law of Stupidity: A Biophysical Interpretation of Carlo Cipolla's Stupidity Laws. Systems

Porath, C. ve Pearson, C. (2013). The Price of Incivility. Harvard Business Review,

Sull, D., Sull, C. ve Zweig, B. (2022). Toxic Culture Is Driving the Great Resignation. MIT Sloan Management Review

Yeni yazılarımızdan haberdar olmak isterseniz, lütfen abone olunuz.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page